14.08.2010

Antibiyotiğe Dağınıklı Bulundu

İngiliz sağlık uzmanları, en güçlü antibiyotiklere bile direnç gösterebilen bir bakterinin ülkedeki hastanelerde yayılmakta olduğu uyarısını yaptı. Uzmanlar, bakterinin NDM-1 adı verilen bir enzim salgıladığını belirtti.

Yapılan açıklamada, bakterinin estetik
ameliyat olmak için Hindistan ve Pakistan'a giden hastalara bulaşarak İngiltere'ye ulaştığı ifade edildi. Uzmanlar, şu ana kadar hastanelerde yeni bakteri taşıyan 50 hastanın tespit edildiğini, ancak gerekli önlemler alınmazsa sorunun küresel boyuta ulaşabileceği uyarısında bulundu. BBC'nin haberine göre, İngiltere'de yayımlanan Lancet sağlık dergisi bakterinin kontrol altına alınabilmesi için hastalar üzerinde çok titiz gözlem yapılmasını ve yeni ilaçlar üretilmesinin gerekli olduğunu belirtti. Doktorlar, NDM-1 enziminin tıpkı koli basili (E.coli) olarak bilinen bakteri gibi farklı bakteriler içinde var olabildiğini, bu şekilde en güçlü antibiyotiklere bile dirençgösterebildiğini belirtti. Uzmanlar ayrıca, NDM-1'in, zaten antibiyotiklere direnç gösterebilen farklı bakterilere bulaşmasından endişe duyuyor. Eğer bu gerçekleşirse, insanlar arasında kolayca yayılan ve önüne geçilmesi çok zor olan bir salgın hastalık baş gösterebilir. Enzimi inceleyen uzmanlar, NDM-1'den kaynaklanan en az bir enfeksiyonun bilinen tüm antibiyotiklere direnç gösterdiğini belirtti. NDM-1 benzeri bir tehdidin bugüne kadar ABD, Kanada, Avustralya ve Hollanda'da tespit edildiği ancak yeni bakterinin çok daha büyük bir tehdit oluşturduğu vurgulandı.

YAYILMAYA BAŞLADI BİLE

Yetkililer, şu ana kadar bakteriyi taşıyan 50 hastaya tespit edilmiş olmasına rağmen, bakterinin yayılmaya başladığını belirtirken, bakteriyi inceleyen uzmanlar olası bir salgın tehdidin önüne geçebilmek için gerekirse hastaların izole edilmesi gerektiğini ifade etti. Doktorlar, bugüne kadar NDM-1 enzimi taşıyan bakterilerin farklı antibiyotiklerin bir arada kullanılmasıyla tedavi edilebildiğini ancak yeni tehdidin dünya geneline bulaşmaya başlaması halinde önlenmesinin çok zor olacağını belirtti Cardiff Üniversitesi'nde araştırmacı olan Dr. David Livermore, "Şu ana kadar bakteriyi taşıyan az sayıda
insan tespit ettik. Ancak bakteriyi taşıyan çoğunluğunun Hindistan ve bu ülkenin bulunduğu bölgeye seyahat edenlerle hastanelerde tedavi gören kişiler oluşturuyor" dedi. Livermore, Asya'da dirençli bakteri taşıyan vakaların sayısında artış olduğunu ve bu durumun küresel bir tehdit boyutuna ulaşabileceği uyarısında bulundu: "Şu an geliştirilmekte olan az sayıda antibiyotik bulunuyor ve bunlardan hiçbiri NDM-1 enzimini saf dışı bırakamıyor" dedi. Alarm durumuna geçen İngiltere Sağlık Bakanlığı ise, konu hakkındaki tüm gelişmeleri yakından takip ettiklerini belirtti.

ESTETİK AMELİYATLA BULAŞTI

İlk vakalar İngiltere
Sağlık Kurumu'nun kayıtları Lancet dergisi tarafından incelenince ortaya çıkıt. 2009 yılında kurumun NDM-1 bakterisi taşıyan hastalarının 37'sinden 17 tanesinin Hindistan veya Pakistan'da tedavi gördüğü, bu kişilerden 14'ünün estetik ameliyat geçirdiği tespit edildi. Bakterinin bulaştığı hastalardaki belirtilerin farklı şekillerde ortaya çıkabildiği belirtildi. Bazıları ciddi bir rahatsızlık yaşarken, bazıları da ciddi hastalık geçiriyor veya kan zehirlenmesi yaşadı.

Pulsar Yıldızı Bulundu

Kaynak: BBC Türkçe
Güncelleme: 10:12 TSİ 14 Ağustos. 2010 Cumartesi

LONDRA - Uzay araştırmalarında kişisel bilgisayarların kullanılmasına imkan veren küresel bir proje geçtiğimiz yıl başlatılmış ve binlerce insan gönüllü olarak bilgisayarlarına yazılım yüklemişti. Proje şimdiye kadar ki en önemli sonucunu verdi ve çok ender görülen bir yıldıza ulaşıldı.
Pulsar'ın bulunmasına Einstein@Home (Evdeki Einstein) projesine katılan üç kişi ön ayak oldu. Bu kişiler, ABD'nin Iowa eyaletinde bilişim teknolojisi alanında çalışan Chris ve Helen Colvin çifti ile Almanya'nın Mainz kentinden bilgisayarlı müzik alanında çalışan sistem analisti Daniel Gebhardt.
Bilimadamları, Dünya'dan 17 bin ışık yılı uzaktaki pulsarın evrenin temel fizik kurallarını çözmekte yararlı olacağını belirtiyor. Atarca da denilen pulsarlar, içinde bulundukları nebulaların çekirdeği olan ve düzenli şekilde uzaya radyo dalgaları gönderen nötron yıldızları. Bu nedenle pulsarlar, yanıp sönen bir deniz feneri gibi görünüyor.
Dev bir yıldız patladığında oluşan pulsarın "düzensiz ikili pulsar" denilen ve çok ender görülen bir yapıda olduğu belirtiliyor.

SANİYEDE 41 DÖNÜŞ
PSR J2007+2722 adı verilen yeni pulsar, genelde süpernova denen yıldız patlamalarından sonra oluşan türden; hızla dönen bir nötron yıldızı olarak tanımlanıyor. İon pulsarı saniyede 41 kez dönüyor ve benzerlerinin aksine, alışılmadık düzeyde düşük bir manyetik alan yaratıyor.
ABD'deki Cornell Üniversitesi'nin astronomi profesörlerinden Jim Cordes, bu nesnenin bir zamanlar yanınıda ikinci bir yıldız daha olduğunu ama bu yıldız patlayınca, geride kalan kütleyi serbest bıraktığını, bu nedenle de ikili bir pulsar olarak adlandırıldığını söyledi. Cordes "Bu konuda başka ne öğrenirsek öğrenelim, bu pulsarın nötron yıldızları ve ulaşımı konusunda son derece ilginç bilgiler vereceği kesin" dedi.

YENİ YILDIZ SİSTEMLERİ DE BULUNDU
Projenin yöneticisi Bruce Allen, pulsarın keşfinden bu yana proje sayesinde yeni bir ikiz yıldızlı sistem bulduklar. Bu keşfi de Rusya ve İngiltere'deki bilgisayarların yaptığı belirtiliyor.
Kişisel bilgisayarların birbirine bağlandığı 'dağınık işletim' sistemleri bu gibi projelerde son yıllarda sıkça kullanılıyor. Örneğin üç yıl önce de bilimadamları internet kullanıcılarından yeni galaksiler belirlemekte yardım almak üzere Galaxy Zoo (Galaksi Hayvanat Bahçesi) adlı bir proje başlatmıştı.

4.08.2010

Sık sık uzun topuklu ayakkabı giyen kadınların ödediği bedel uzun vadede ayakkabı fiyatının çok üstüne çıkabilir.

Araştırmalar, sürekli yüksek topuklu ayakkabı giymenin biyolojik fiyatının da yüksek olduğunu gösteriyor.Manyetik rezonans görüntüleme (MRI) ve ultrason tekniklerinden yararlanan araştırmacılar, yüksek topuklu ayakkabı giyme alaışkanlığında olan kadınlarla düz ayakkabı giyenlerin baldır kaslarıyla Aşil tendonlarını (kasları kemiğe bağlayan doku) karşılaştırmışlar.Journal of Experimental Biology dergisinde yayımlanan bulgular, uzun topuk düşkünü kadınların baldır kas liflerinin, düz ayakabılılarinkinden yüzde 13 daha kısa olduğunu ortaya koyuyor. Tendonların boylarındaysa beklenenin aksine fark yok. Ancak, uzun topuklu giyenlerin tendonları esnekliği, düz ayakkabılılarınkinden yüzde 20 daha az.Araştırmacılar, tendonlardaki sertleşmenin kasın işlevselliğindeki kaybı karşılamasına karşın, topukluların çıkartılıp tendonların gerilmeye başlamasıyla acıya yol açtığını belirtiyorlar.

Paralel Evrenler

Birçoklarımızca bilim kurgu filmi konusu ve espri malzemesi olarak algılanan paralel evrenler aslında başta gökbilimciler ve sicim kuramcıları olmak üzere birçok fizikçi ve matematikçinin çok ciddiye aldığı araştırma konularından. Aralarında David Gross'un da olduğu, Nobel ödüllü bir grup bilim insanına göre paralel evrenlerin var olduğu fikri gerçekten uzak ve hiç de zarif olmayan bir fikir; Alan Guth, Andrei Linde gibi kendini bilim çevrelerinde ispatlamış bir grup gökbilimci için ise gayet doğal ve denklemlerden çıkan bir gereklilik. Eğer paralel evrenler varsa gerçeklik tahminimizden çok daha karmaşık olabilir. O zaman, benzersiz ve tek olduğunu düşündüğümüz 13,5 milyar yıllık evrenimiz çok daha büyük ve doğurgan bir yapının ufacık bir parçası haline gelebilir.

Başımızı kaldırıp hayranlıkla seyrettiğimiz yıldızların, gezegenlerin nasıl ortaya çıktıklarını, neden yapılmış olduklarını, nasıl hareket ettiklerini, enerjilerini nereden aldıklarını merak etmeyenimiz yoktur. Ancak, bu merakımızı gidermeye çalışan bilimle birazcık sorunumuz var.Gökbilim, alıştığımız, öğrendiğimiz ve zihnimizde canlandırabildiğimiz ölçü ve boyutlara pek uymuyor. Gökbilimin temel uzaklık birimi ışık yılını
günlük kullanımımızdaki ölçüye çevirince karşılaştığımız sayı yaklaşık 10 trilyon kilometre. Bize en yakın yıldızın uzaklığı yaklaşık 40 trilyonkilometre yani 4 ışık yılı. Gökadamızın Yerel Küme olarak adlandırılan “köyündeki” komşumuz Andromeda Gökadası ise 2,4 milyon ışık yılı uzağımızda. Gökadamızın köyünden çıktığımızda baktığımız her yanda böyle kümelerin oluşturduğu daha büyük gruplar görüyoruz. Her biri milyarlarca yıldızdan oluşmuş yüz milyarlarca gökada, görebildiğimiz çapı yaklaşık 14 milyar ışık yılı olan evrenin içinde dağılmış durumda.
Bu sayılar ve ölçüler evrenbilimin konusu. Bu alana baktığımızda anlamakta zorluk çektiğimiz kavramlar sadece bizim için değil bilim insanları için de çok zorlu. Binlerce yıldır akıllara takılan soruların net cevapları yok. Aşina olduğumuz ölçeklere sığdıramamamızın yanında, alıştığımız mantık kurallarına da uyduramıyoruz evrenle ilgili kuramları. Henüz Büyük Patlama ile sonsuz küçüklükte bir noktacıktan, yüz milyarlarca gökadanın çıkmasını ve muazzam boyutlara genişlemesini aklımıza kabul ettirmekte zorlanırken şişme kuramı, sicim kuramı gibi kuramlar ve çoklu evren modelleri zihnimizi çok daha fazla zorluyor. Arkadaşımız Zeynep Ünalan “Paralel Evrenler” başlıklı yazısıyla evreni anlama yolunda kafa yoranların ortaya koyduklarına yakından bakmamızı sağlamaya çalışıyor. Yazıyı okurken evrenle ilgili sorularımıza verilen bazı cevaplara yakın olmanın heyecanını yaşıyoruz. Dergimizin ekinde verdiğimiz “Gökyüzü Atlası” da sıcak yaz gecelerinde evrene açılan penceremiz olan gökyüzünü incelemek isteyenlere rehberlik edecek. Belki de sıcak gündemden ve günlük tartışmalardan uzak, evrensel olayları düşünmek, zihinsel değişiklik ve tam bir dinlenme sağlayacak. Bilimin evreni anlama yolculuğunda en büyük yardımcısı hafıza.
Yazarımız Bahri Karaçay “Beyin, Hafıza ve Hafızanın Genleri” başlıklı yazısında hafıza nasıl oluşuyor, nasıl öğreniyoruz, beyinde bir hafıza merkezi var mı sorularına cevap arıyor. Beynin bazı bölgelerinde sinir hücreleri arasındaki iletişimin bozulduğu bir hastalık olan şizofreni, yazarımız Abdurrahman Coşkun’un “Şizofrenide Moleküler Mekanizmalar” başlıklı yazısında ele alınıyor. Beden sağlığı konusunda, son günlerde adını sıkça duyduğumuz antioksidanlar konusu arkadaşımız Özlem İkinci tarafından araştırılıp yazıldı. Bulaşıcı hastalıklar bitkiler için de kâbus olabiliyor. Buğdayda sarı pas hastalığı da bunlardan biri. Arkadaşımız İlay Çelik bu hastalığı ve çözüm yollarını inceledi.
Teknoloji dünyasının popüler konularından sanallaştırma teknolojileri arkadaşımız Oğuzhan Vıcıl tarafından ele alındı.Bunların yanında “Artemis Adlı Yapay Uydunun Kurtarılışı”, “Mayın Algılama ve Tespit Teknolojileri”, “Osmanlı Biliminin Öncülerinden: Takîyüddîn” ve “Taş Yerinde Ağırdır” başlıklı yazılarımızı ve sekiz ayrı köşe yazımızı ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz.

Şişmanlık Beyinle İlgili

Aynı şekilde beslenen iki kişiden biri git gide kilo alırken diğerinin formunu korumasının nedenini araştıran Amerikalı bilim adamları, bebeğin kilolu olup olmayacağının daha doğmadan önce gelişmekte olan beyninde belirlendiğini ortaya koydu.

İtalyan La Stampa gazetesinde çıkan habere göre, ABD'deki Yale Üniversitesi Tıp Fakültesinden bir grup bilim adamı, fareler üzerinde yaptıkları testlerde, yüksek kalorili bir beslenme programının ardından obezleşen hayvanların beyinlerinin beslenme merkezinin zaten farklı olduğunu gözlemledi.
Doyma noktasına ulaşıldığında işaret vermesi gereken nöronların bu gruptaki farelerde çok daha "tembel" olduğunu, çünkü diğer hücreler tarafından baskılandığını gören bilim adamları, çok kalori almalarına karşın zayıf kalan grupta ise bu nöronların çok aktif olduğunu tespit etti.

3.08.2010

En büyük 6. nehir Boğaz'ın altından akıyor

Karadeniz'in altında büyük bir sualtı nehri keşfedildi. Nehir, Akdeniz'den Boğaz yoluyla Karadeniz'in derinliklerine dökülüyor.

Karadeniz'in altında keşfedilen sualtı nehri, Akdeniz'den Boğaz yoluyla Karadeniz'in derinliklerine dökülüyor. Bu şimdiye kadar bulunan tek aktif su altı nehri.Denizin 35 metre derinliğindeki sualtı nehrinde sular hızla ve yeryüzündeki benzerlerinde olduğu gibi akıyor. Bilimadamlarına göre, taşıdığı su itibarıyla dünyanın en büyük altıncı nehri.,Yer yer 800 metre genişliğe ulaşan ve deniz yatağı boyunca akan nehrin üzerinde kanallar ve şelaleler bile var. Nehrin suyu çok yüksek oranda tuzlu ve bol miktarda tortu taşıyor.İngiliz Leeds Üniversitesi uzmanları, ilk kez robot bir denizaltı aracı kullanarak deniz yataklarında bulunan kanallar üzerinde çalıştılar.Karadeniz'in dibindeki derin kanallar boyunca akan ve suyu oldukça tuzlu olan bu nehir, aynı yeryüzündeki gibi taşkın ovaları yaratıyor,

Leeds Üniversitesi'nden Dr. Dan Parsons, Sunday Telegraph'a şu açıklamayı yaptı:

"Nehirdeki su etraftaki deniz suyundan daha yoğun, çünkü daha yüksek tuzluluk oranına sahip. Çok fazla çökelti taşıyor. Nehir, denizin derinliklerindeki düzlükleri aynı yeryüzündeki nehirler gibi katediyor. Derin düzlüklere deniz dünyasının çölleri diyebiliriz. Kanallar, bu çöllerin ihtiyaç duyduğu besin ve diğer bileşenleri taşıyor."Bu keşif, bilimadamlarının derin denizlerde nasıl bir yaşam olduğunu ve karaya yakın, besin açısından zengin sulardan uzaktaki derin okyanuslarda yaşamın nasıl yönetildiğini anlamasını kolaylaştıracak.

Kaynak

25.07.2010

Doğaldaki Radyasyon

Nükleer santral yapımı çalışmalarıyla daha sık gündeme gelen aslında yabancımız değil, evrenin ve hayatın bir parçası... İnsanlar yeryüzünde var oldukları günden bu yana radyasyonla birlikte yaşıyor, doğal ve yapay yollardan radyasyona maruz kalıyor.
ANKARA - Radyasyon doğal ve yapay veya iyonlaştırıcı radyasyon ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon radyasyon olmak üzere ikiye ayrılıyor:
Doğal radyasyon kaynaklarının başında toprak ve güneş geliyor. Güneşin yanı sıra uzayın derinliklerinden ve hatta galaksilerden, atmosfer içindeki atomlarla etkileşerek gama radyasyonu olarak dünyaya gelen kozmik ışınlar da doğal radyasyon kaynakları olarak biliniyor. Işık görünen, ısı da hissedilen bir radyasyon kaynağı.
Dünyamız da bir miktar radyoaktif. Yani havasında, suyunda, toprağında doğal radyoaktif maddeler bulunuyor. Yeryüzünde granit, kum taşı, kireç taşı gibi bazı kayalar, uranyum, toryum ile potasyon-40 gibi doğal radyoaktif maddeleri yapısında bulunduruyor. Bunlardan elde edilen malzemelerle kullanılarak yapılan binalar da doğal radyasyon kaynağı.
Radyasyonun tehlikeli olması ışınlama derecelerine, yani maruz kalınan radyasyon miktarına bağlı. Yapay radyasyon kaynaklarından korunmak için pek çok yöntem bulunmakla birlikte, doğal radyasyonun tümünden korunmak mümkün olmuyor. Ancak miktarın azaltılması için bazı önlemler alınması gerekiyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre, doğal radyasyon nedeniyle tüm canlılar yıllık ortalama 2,8 milisivert (mSv) radyasyona maruz kalıyor. Bu miktarın yüzde 85’i doğal kaynaklardan yani topraktan, güneşten ve uzaydan gelen kozmik ışınlardan kaynaklanıyor. Geriye kalan yüzde 14’ü tıbbi ışınlamalar ve yüzde 1’i de insan yapımı (nükleer silah denemeleri nedeniyle atmosfere salınmış radyoaktivite ve nükleer santral) unsurlardan kaynaklanıyor.

EN SAĞLIKLI EV AHŞAP EV

İnsan hayatı boyunca en fazla maruz kaldığı doğal radyasyon radon gazı (Dünyanın oluşumundan itibaren yerkürenin içerisinde bulunan uranyum, toryum gibi radyoaktif maddeler bozunarak radon gibi maddelere dönüşüyor). Topraktan sızan bu gaz özellikle kapalı alanlarda toplanıyor.
Brezilya, Hindistan’ın bazı plajları, İran’ın bazı bölgeleri ile Norveç, İsveç gibi kuzey ülkelerinde doğal radyasyon daha çok bulunuyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın verilerine göre radonda dünya ortalaması 400 Bekerel/metreküp (Bq/m3), Türkiye ortalaması ise 52 Bq/m3. Yani Türkiye’de korkulacak düzeyde bir radon birikimi söz konusu değil.

Buna rağmen kapalı ortamlara çok dikkat etmek gerekiyor. Bu gaz binalarda yeraltından sızarak binalarda duvar ve tesisat boşluklarına sızarak odaların içerisine giriyor. Ortalama olarak da kapalı bir ortamda 24 saate bir en üst seviyeye ulaşıyor.
Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) Radyasyon Sağlığı ve Güvenliği Dairesi Başkanı Dr. İsmail Hakkı Arıkan, "Bu gazdan korunmanın tek çaresi en az 24 saatte bir evleri 15 dakika havalandırmaktır" diye konuştu.
Radon gazı topraktan çıkan ve yerden yükselen bir gaz olduğunu, bu nedenle giriş veya bodrum katlarında oturan insanların radona daha çok maruz kaldığına da işaret eden Arıkan, "Havalandırılmamış odada bir de sigara içilirse, radon ve sigara kanseri tetikleyen en önemli unsurlardan biri" dedi.
Öte yandan eski evlerde yıpranmış tesisat ve duvar boşluklarından da radonun daha hızlı çıktığı ifade ediliyor. Radon, çimento, kiremit gibi topraktan üretilen yapı malzemelerinde de bulunduğu için ahşap evlerin daha sağlıklı olduğunu da belirtiliyor.

GIDALARDAKİ RADYASYON

Toprakta olan doğal radyasyon nedeniyle gıdalarda da radyasyon bulunuyor. Gıdalar içerisinde de ayçiçeği, havuç, patates, kuruyemiş, maden sularında diğer gıdalara göre daha yüksek radyasyon bulunuyor.
Düşük düzeyli radyasyondan korkulmaması gerektiğini, hatta bunların vücut için ihtiyaç olarak bile nitelendirilebileceğini kaydeden İsmail Arıkan, "Toprakta bulunan herşey bizim vücudumuzda da var. Bu zararlı radyasyon değil ama radyoaktivite vardır. Bu şuna benzer vücudunuzun demire de ihtiyacı var, çinkoya da. Bunları almanız gerekiyor" diye konuştu.

RÖNTGEN ÇEKİLİNCE RADYOAKTİF OLUNMUYOR

Hastanede çekilen filmlerin de iyonlaştırıcı radyasyon kaynağı olduğuna işaret eden Arıkan, film çektirince radyoaktif olunmadığını ve film çektiren kişinin de sanıldığı gibi etrafa radyasyon yaymadığını söyledi.
Arıkan, "Filmler x ışını denilen radyasyonla çekiliyor. Lambadan gelen ışık gibi düğmeye basıldığı zaman ışık geliyor, düğmeye basıldığında da bitiyor. Vücutta birikimi söz konusu olmuyor" dedi.
Nükleer tıpta vücuda verilen radyoaktif maddeler nedeniyle hassa belli bir süre dışarıya çıkarılmıyor, hatta bu kişilerin idrarları, dışkıları bir süre korunuyor, zararsız seviyelere çekildikten sonra da atılıyor.

YAPAY RADYASYON KAYNAKLARI

Yapay radyasyon kaynakları, insan yapısı yapay radyasyon kaynakları x ışınlarının ve nükleer reaktörlerin keşfinden sonra insanlığın hizmetine yaygın olarak sunuldu.
Yapay radyasyonun fabrikalarda, eğitimde, endüstride, tarımda bir çok uygulama alanı bulunuyor. Cep telefonları, elektrikli aletler, fön makinesi, traş makinesi, mikrodalgalar iyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynaklarından bazıları.
İyonlaştırıcı olmayan radyasyonun çok net sonuçları olmasa da bazı bilimadamları psikolojik etkilerinden kansere kadar birçok şeye yol açtığını belirtiliyor. Radyasyonun zararları tam olarak tespit edilmediği için bu tür kaynakların minimize edilmesi gerektiğine işaret eden Arıkan, TAEK olarak bu nedenle hava alanlarına konulmak istenen insan görüntüleyen cihazlara izin vermediklerini belirtti. Arıkan alışveriş merkezleri ve havaalanlarındaki güvenlik kapılarının metal dedektör olduğunu ve radyasyon bulunmadığına da dikkat çekti.

YAPAY RADYASYONDAN KORUNMAK İÇİN ÖNERİLER

Yapay radyasyon konusunda araştırma yapan Gazi Üniversitesi Noniyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi’nin elektromanyetik radyasyondan korunmak için önerileri şöyle:
"-Kullanmadığınız elektrikli aletleri ya kapalı tutunuz ya da fişten çıkarınız. Çünkü cihazlar "stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratıyor.
-Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösteriniz ya da ekran filtresi kullanınız, mümkünse plazma ekran tercih edin.
-Ekonomi (halojen ve flüoresan) lambaları okuma lambası olarak kullanmamaya özen gösterin.
-Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşulun yatak odasında TV ve bilgisayar bulundurmamak veya bu cihazların tamamen kapalı konumda olmasını sağlamak olduğunu hatırlayın.
-Elektrikli battaniyeyi yatağa girmeden kapatın.
-Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz, mümkünse pille çalışanlarını tercih edin.
-Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksektir, bu nedenle sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın.
-Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışın.
-Cep telefonlarını sohbet amaçlı kullanmayınız. Cep telefonunuz kullanmadığınız sürede mümkünse kapalı olsun.
-Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu gösteren çalışmalar var. Çocuklarda sinir sistemi ve başın gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu nedenle 16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmamaları, kullanmalarının zorunlu olması durumunda ise günde 10 dakikayı geçmemeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından önerilmektedir.
-Cep telefonu kullanırken kesinlikle kulaklık kullanınız. Cep telefonunu açıksa kendinizden en uzak mesafeye bırakınız. SAR<1>

(Kaynak)